Category Archives: Genel

Cinsel Aldatma Mı Duygusal Aldatma Mı Daha Yaralayıcıdır

Cinsel aldatma mı duygusal aldatma mı daha yaralayıcıdır

Çiftler için duygusal aldatma mı yoksa cinsel aldatma mı daha yaralayıcı? Bunun cevabını Psikolog Şeyda Boybeyi verdi.

Erkekler cinsel aldatmayı duygusal aldatmaya göre kat kat daha fazla önemser. Bu anlayışın iki temel nedeni vardır:
– Birincisi, erkekler yetiştirilme tarzı itibariyle duygusal farkındalık sahibi olacak şekilde yetiştirilmezler. Her zaman duygularını bastırmaları ve yapılması gerekeni yapmaları söylenir. “Erkekler ağlamaz! Erkek adam duygularını belli etmez!” gibi kalıplarla büyütülen ‘erkek adamın’ duygusal farkındalık sahibi olmasını beklemek tam bir hayaldir. Bu nedenden dolayı erkeğin beklentileri içinde duygular zaten yoktur. Kendisi için tamamen yabancı bir alan olan ‘duygusal şeyler’ erkek tarafından çok fazla önemsenmez. Pek çok erkeğin düşüncesine göre duygu konusu kadınlar tarafından yaşanan bir şımarıklıktır.
– İkinci olarak, erkekler ilişkinin koruyan kollayan tarafı olduklarından sadakatsizliğe mülkiyet ilişkisi çerçevesinde bakarlar. Yabani bir hayvanın kendi avlandığı araziyi idrarıyla işaretlemesi gibi, kadın kendi arazisi, mülkiyetidir. Bu mülkiyete girmeye teşebbüs eden yabancı avcı, şiddet yöntemiyle durdurulur. Ama “arazi” gözüyle baktığı kadın başkasına âşık olmuş, artık kendisini sevmiyormuş ona güvenmiyormuş çok fazla umursamaz. Kadının kendisini sevmesini elbette ister ama başka avcılar kendi “arazisine girmediği” sürece çok önem arz etmeyebilir. Aynı sebepten çoğunlukla erkek, lezbiyen bir ilişki yaşayan eşine de kıskançlık yapmaz aldatılmış saymaz kendini.
Kadınlar duygusal aldatmaya cinsel aldatmadan çok daha fazla önem verirler.
Erkeklerin içgüdüsel olarak spermlerini etrafa saçmaya programlı olduklarının bilincinde olduklarından dolayı erkeklerin cinsel aldatmaları, daha kabul edilebilir görülür. Bu durumda kadın derhal rekabet haline geçer ve rakip dişiyle mücadeleye girişir.
Oysaki duygusal olarak kocasının başka birine âşık olması durumunda rekabet edilebilecek bir durum oluşmaz. Kadın bilir ki, duygusal olarak kaybettiği eşi, aslında kendi duygusal ihtiyaçlarının da dışa yansımasıdır. İlişkide doldurulmayan, doyum sağlanamayan ama henüz söze de dökülmemiş şekilde yaşanılan sıkıntılar, başka biriyle yaşanabilen duygusal ilişki yoluyla ortaya çıkar. Genelde ilişkinin temelden sarsılmış olduğunun, içinde çok da bir şey barındırmayan yüzeysel ilişki haline gelmiş ilişkilerin ortak resmidir duygusal sadakatsizlikler.
Bu şartların tümüne baktığımız zaman, bir kadın cinsel birliktelik yüzünden ilişkisini tehlikeye atmaz ama duygusal olarak tatmin olmuyorsa başka biriyle duygusal birliktelik yaşayabilir ve bu aslında kadının gidiş şeklidir. Erkek ise cinsel beraberliği entelektüel gelişimine göre yaşar. Yalnızca bedensel hazlar peşinde koşan bir erkek için cinsel sadakatsizlik kaçınılmazdır. Türünün devamı için yaptığı içgüdüsel bir harekettir. Bu tezi “erkektir yapar” diye bilinen anlayış için ortaya koyuyoruz.

Bebeklerde Ve Çocuklarda Görülen Depresyon

BEBEKTE GÖRÜLEN DEPRESYON UYKU ve YEME SORUNLARINA YOL AÇIYOR

Depresyon daha çok yetişkinlikte görülüyor gibi olsa da aslında çocukluk ve hatta bebeklik dönemde de görülebiliyor. Bebekler depresyon girer mi? demeyin. Özellikle annede görülen depresyon bebeğe de yansıyor. Hırçınlık, ağlamalar, uyku ve yeme sorunları depresyonda olan bebekte görülen belirtiler arasında yer almaktadır. Us Psikiyatri Enstitüsü’nden Çocuk ve Ergen Psikiyatristi Prof. Dr. Emine Zinnur Kılıç, bebeklerde ve kreşe giden çocuklarda görülen depresyon ve sebepleri hakkında bilgi verdi.

Bebeklik Döneminde Görülen Depresyonun En Ağır Biçimi “ Yuva Hastalığı”…

Bebek kendine bakım veren ebeveyn ile yakın ve bağımlı bir ilişki içindedir. Genellikle bebeğe ilk bakım veren kişi annedir. Bu yakın ilişki bebeğin temel güven duygusunu oluşturmaktadır. Dünyayı tanımanın ilk adımıdır. Bu sebepten dolayı bu dönemde bebekler annelerin duygusal durumunu hisseder ve durumundan etkilenirler. Annede depresyon olduğunda bebekte de; depresif belirtiler, uyku ve yeme sorunları, hırçınlık, ağlamalar ve bebeğin genel canlılığında azalma gibi belirtiler görülebilir. Anne depresyonda olduğu, içe kapandığı ve bebekle ilişkisinde kopukluk yaşadığında, bebekte de donukluk ve çevreye ilgisizlik gibi durumlarla karşılaşılabilir. Bebeklikte görülen depresyonun en ağır biçimi ise “yuva hastalığı” olarak tanımlanan tablodur. Bu tablo, ilk kez anneden ayrılıp bakım kurumlarına bırakılan bebeklerde görülmüştür. Yuvalara bırakılan bebeklerin önce durdurulamayan ağlamalar, daha sonra içe kapanma ile birlikte bir yas tepkisi geliştirdikleri ve bu tablo ilerlediğinde de hem fiziksel hem de zihinsel gelişimlerinin durakladığı bulunmuştur. “Anaklitik Depresyon” da denilen bu depresyon tablosu, bebeğin sağlıklı ruhsal ve fiziksel gelişiminin anne ya da onun yerini tutan kişi ile geliştirdiği güven ilişkisine ne kadar bağlı olduğunu; bu bağ bozulduğunda ne kadar ağır şekilde etkilenebileceğini göstermektedir. Yuvaya bırakılan çocuklarda görülen bu hastalıkta evlat edinildiğinde ya da koruyucu aile yanına alınıp da sürekli belli bir erişkinle şefkatli ve güvenli bir ilişki sağlandığında, çocukların zihinsel ve fiziksel gelişiminde hızlı bir iyileşme olduğu gösterilmiştir.
Bebek Terapisi Yöntemi İle Tedavi

Hamilelikte annenin yaşadığı streslerin bebeğe hormonal yollarda aktarıldığı ve bu yolla bebeğin gelişimi etkilediği varsayılmaktadır. Fakat bu konuda kesin bilgi yoktur. Bebeğin çevresinde kendini koruyan, ihtiyaçlarını anlayan ve karşılayan, bir diğer taraftan da ona çevreyi tanıması için destek ve güven veren düzenli ilişki kurduğu erişkinlere ihtiyacı vardır.
Depresyonda olan anneler, bebeğin yeme içme gibi gereksinimlerini karşılasalar bile ona yaşama sevincini aşılamakta yetersiz kalabilirler. Çünkü zaten annenin kendisi depresyon yüzünden bu duyguyu yitirmiş durumdadır. Bu durumda annenin kısa sürede tedavi edilmesi, böylece bebeğinin varlığından aldığı hazzı yaşayabilmesi ve bu hazzı bebeğe iletebilmesi için desteklenmesi gerekir. Bebeklerde anne depresyonunun yansıması olarak ortaya çıkan tablonun tedavisi; annenin tedavisi ve anne-baba-bebek ilişkisinin terapi seanslarında gözlemlenerek desteklenmesi esasına dayanan bebek terapisi yöntemleridir.
Kreş Döneminde Yaşanan Olumsuzluklar Çocuğu Depresyona Sokabilir

Okul öncesi çocuklarda depresyon genellikle; oyun oynamada isteksizlik, en küçük şeylere bile ağlama, arkadaşlar çok fazla ilişki kurmama ve içe kapanma gibi belirtiler verir. Bunun dışında nedeni anlaşılmayan fiziksel belirtiler bu yaş gurubunda sıklıkla depresyon belirtisi olabilir. Yeme ve uyku uyumada sorunlar ortaya çıkabilir. Bu yaş grubu çocuklar ilk kez kendilerini güvenli hissettikleri ev ortamından dışarı çıkarlar. Bazı çocuklarda bu durum güvensizlik doğurur. Yuva çocuklarında, yuvada karşılaştıkları olumsuz davranışlar depresyona yol açabilir. Genelde yaşadıkları zorlukları sözel olarak pek az anlatırlar. Bunun yerine çeşitli nedenlerle yuvaya gitmek istememe gibi belirtiler gösterirler. Aile içi sorunlar da bu yaş grubu çocukları etkiler. Ailede hastalık, ayrılık ve şiddet gibi durumların yaşanıyor olması çocuğun aileden uzak geçirdiği saatleri daha kaygılı geçirmesine sebep olur. Kardeş doğumu, kendisinin daha az sevildiği düşüncesi de bazen çocukların benlik saygısının azalması ve depresif belirtilerin ortaya çıkmasına neden olabilir.
Depresyon Tedavisinde Öğretmen ve Ailenin Rolü Önemli

Okul öncesi dönemde bu yaş grubu çocuklarda tedavi, altta yatan gerçek sebebi ortaya çıkarmaya ve düzeltmeye dayanır. Genellikle sorun hızla çözülür. Anne baba görüşmeleri ile ailede yapılacak düzenlemeler çocuğun duygusal izolasyonu ile nasıl başa çıkabilecekleri aileye anlatılır. Yuvadaki öğretmenlerin yardımı, çocuğun sosyal ilişkilerini desteklemeye ve kendini arkadaş grubu içinde rahat hissetmesini sağlamaya büyük katkıda bulunur. Eğer altta yatan neden aile içi şiddet, çatışma ve ayrılık gibi sorunlarsa aile terapisine yönlendirilmelidirler.

Ruhsal Sorunlar İnternet Bağımlısı Yapıyor

Ruhsal sorunlar internet bağımlısı yapıyor

Günümüzde teknolojinin hızla ilerlemesi, akıllı telefonların hayatımıza girmesi ve giderek tüm topluma yayılan sosyal medya alışkanlığının bir sonucu olarak psikolojik bozukluklarda önemli bir artış görülmüştür.

Sürekli internette zaman geçiren bireyin beyni, tıpkı bir uyuşturucu bağımlısında olduğu gibi zamanla robotlaştırmaktadır. Bu sayede birçok kişi temel ruhsal sorunlarından geçici bir şekilde uzaklaşmakta kendisini geçici olarak iyi hissetmektedir. Fakat uzun vadede unutkanlık, konsantrasyon bozukluğu, hızlı karar verememe, yeni bir şey öğrenmede güçlük çekme gibi sorunlarla birçok insan karşı karşıya kalabiliyor.
Psikoterapist Uzm. Dr. Timur Harzadın’a göre özellikle 15-25 yaşlarında daha sık görülmekle birlikte, her yaş grubundaki insanlar risk altında olabilir. İnternet bağımlılığındaki en önemli sorun kişinin bunu kendisine yakıştırmaması, bu yüzden de farkında olmamasıdır. Böyle birisi bu rahatsızlığını inkar etmekte, ama çevresinden bu konuda sık sık uyarılar almaktadır. Aslında bu bağımlılık uyuşturucudan çok daha tehlikelidir. Çünkü uyuşturucu bağımlıları bir süre sonra ben artık tedavi olmalıyım, bu bana zarar veriyor diyebilir. İnternet bağımlısı olan ise bunun farkına varmaz ve giderek beyni tahrip olur.

DEĞERSİZLİK VE YALNIZLIK DUYGUSU BAŞLICA TETİKLEYİCİ

Kendini iç dünyasında değerli hissetmeyen birisi bağımlılık için başlıca adaylardandır. Böyle bir ruhsal durumda olan kişi, sosyal medyada birçok kişi tarafından beğenildiğinde değerli ve sevilen birisi olduğunu düşünebilir. Az kişi beğendiğinde ise değersizim, kimse tarafından sevilmiyorum diye düşünebilir. Böyle birisinin referans noktası ötekinin zihnidir. Karşıdaki ona değerli baktığında değerli hisseder, iğrenerek baktığında ise kötü hisseder. Kendi değerini kendisi belirleyemez. Karşısındakinin olumlu ya da olumsuz bakışlarından az etkilenenlerde ise böyle bir sorunla daha az karşılaşılır.
Yalnızlık duygusu da önemli derecede etkiler. Kimi insanın eşi dostu azdır. İletişim kurduğu fazla kimse yoktur. Bu yalnızlığı internette gezinerek çözmeye çalışır. Daha tehlikeli olan ise kalabalık içinde yalnız olmaktır. Çünkü böyle bir insan gerçekte hissettiği yalnızlık duygusunun farkında olmayabilir. Bu kişinin birçok arkadaşı olmasına rağmen onlarla derin bir ruhsal ilişki kurmamakta, etrafını kendisinden belirli bir mesafede tutmaya çalışmaktadır.

İNSANLARIN BİRBİRİNE EŞYA GİBİ DAVRANMAMASI ÖNEMLİ

Son yıllarda bu sorunun ortaya çıkışında ebeveynlerin önemli bir etkisi var. Günümüzde birçok anne ve baba kendi çocukluk yıllarında yaşayamadığı, yaşamında eksik gördüğü şeyleri çocukları üzerinden gidermeye çalışmaktadır. Zihninde olumsuz duygular yaratan bu eksiklikleri çocuk üzerinden gidermek rahatlatıcı bir etki yaratıyor olabilir. Örnek olarak çocukluğunda bisiklet isteyip alınmayan bir ebeveyn, çocuğuna iki yılda bir yeni bisiklet alarak bunu dengelemeye çalışır. Aslında alınan bisiklet çocuğun değil, ebeveynin olmaktadır.
Benzer şekilde çocuğun fikri önemsenmeden çocuğu piyano, bale, tiyatro kursuna göndermek rahatlatıcı olabilir. Bu durumda çocuk sağlıklı bir kimlik oluşturamaz, kendisini tam ve bütünleşmiş hissedemez. Anlamsızlık ve boşluk duyguları hisseder. Zamanla internet ve akıllı telefona bağımlı hale gelebilir. Bu bireyler yetişkinlik döneminde partnerine bir insan olarak değil de bir eşya gibi davranır. Ya sürekli emirler verir veya ötekine sürekli olarak uyum göstererek köleleşir.

REKABET DUYGUSU BAĞIMLILIKTA ÖNEMLİ

Bazı kişiler günlük hayatta sürekli birileri ile yarış halindedir. O sırada arkadaşı ne durumda, nerede geziyor, ne yiyip içiyor ya da sevgilisiyle durumu nedir diye merak ederek takip eder. Eski sevgilisi mutlu mu mutsuz mu bunu sürekli olarak bilmek ister. Eski sevgili mutsuz ise iyi hisseder, mutlu ise kötü hisseder. Eski sevgili başka bir sevgili bulmuş ve onunla mutlu ise durum çok acı verici bir hale dönüşür.
Erkekler kendini değerli hissetmek için karizmatik görünen resimler koyar. Bunun yanında hırslı, başarılı ve zeki olduğunu gösteren resimleri ile ön plana çıkar. Kadınlar ise genç görünmesi, çekici ve seksi olması, yeni moda elbisesi giymesi gibi etkenlerle kendini fark ettirmeye çalışır.

OLUMSUZ ÇOCUKLUK ÇAĞI DENEYİMLERİ FAZLA OLANLAR RİSK ALTINDA

Değersizlik, yalnızlık ve terk edilme duygusunu çocukluk çağında yoğun yaşayan kişiler riskli grubu oluşturmaktadır. Böyle birisi sanal hayatla fazla vakit geçirerek gerçeklerden kaçınmaya çalışır. İnternete bağımlı olan kişinin aslında derinlerde bir sorunu vardır ve bununla baş edemez bir haldedir.
ÇÖZÜM ÖNCELİKLE KİŞİNİN KENDİSİNDE
Bir kişi internet bağımlısı olduğunu başlangıçta fark etmeyebilir. Fakat kişinin kendisi fark edemese de çevreden gelen uyarıları ciddiye alıp, üzerine düşünmesi başlangıçta önemli bir adım olacaktır. Kişinin hayatındaki monotonluğu bozması, yeni hobilerle ilgilenmesi de yararlı olacaktır. Sanal ortam yerine sosyal alanlarda daha çok vakit geçirmek ve bilgisayar ekranı yerine yüz yüze iletişim kurmak da çok yararlıdır.

Kıskançlığı Nasıl Yenebilirsiniz?

Kıskançlığın ölçüsü kaçtığında etkileri çok fazla ve ağır olabilir. İşte kendisi veya eşi kıskanç olanların yapması gerekenler…

Genç-yaşlı, kadın-erkek herkes hayatında en az bir kere kıskanır. Aşık olunan kişinin başkasına ilgi göstermesi, şüpheli davranışlar, aldatma… Kıskançlık hem kıskananın, hem de kıskanılanın hayatını zehir edebilir. BBC, herkese tanıdık olan bu duyguyu araştırmış. Ara sıra yapılan kıskançlık, bir ilişkinin canlı kalmasını sağlayabilir. Fakat, rahatsız edici ve mantık dışı evrelere geldiğinde, çok zarar verici olabilir. Kıskançlığın etkilerini hafifletmek için yapılabilecekler vardır.

İlişki psikoterapisti Paula Hall, kıskançlığın etkilerini azaltmanın sabır ve çaba gerektirdiğini belirtiyor. Herkesin kıskanma nedenleri ve hissettikleri farklı. Psikolog Ayala Malach’a göre kıskançlık, ‘varolan bir aşka, ilişkiye veya onun kalitesine yönelik tehdide bir tepki’… Gıpta ve hasetten farklı olarak hep üç kişi ve kaybetme korkusu vardır. Kıskanan insan birçok duyguyu aynı anda yaşar, aklından bin türlü düşünce geçer, bir sürü farklı davranış kalıpları sergileyebilir.

Duygular: Acı, kızgınlık, kin, üzüntü, haset, keder, aşağılanma.
Düşünceler: İçerleme, suçlama, kendini rakiple kıyaslama, imajın sarsılmasından korkma, kendine acıma.
Davranışlar: Kendini bitkin hissetmek, titremek ve terlemek, sürekli soru sormak ve karşındakinden sürekli güvence istemek, saldırgan davranışlar, hatta şiddet.

Öldürür de, diriltir de

Kıskançlık dozunda olduğu sürece, var olan bir ilişkinin korunmasını sağlayabilir. Bireylere, sevgililerinin, eşlerinin çantada keklik olmadığını hatırlatır. Karşındakine emek vermeye, onun kendisini değerli hissetmesi için çaba göstermeye yöneltir. Üstelik duyguları güçlendirir, aşkın ateşlenmesini sağlar ve sevişmeleri daha ihtiraslı kılar. Ama bir de aşkın dozunda olmadığı durumlar var…

Bazen kıskançlıkta ölçünün kaçtığı durumlarda yaşanabilir. Örnek olarak eşi eski bir arkadaşıyla dans ettiği için bir erkek kavga çıkarabilir veya kadın eşinin yeni patronu güzel bir kadın olduğu için çileden çıkar. İşte bu tarz kıskançlıklar gerginlik yaratır. Karşıdaki, kıskançlığa mahal vermemek için sürekli temkinli davranmak, tetikte olmak zorunda hisseder. Durumun farkında olan kıskanç taraf ise kendini suçlama ve haklı çıkarma arasında gidip geldiği durumlarla karşı karşıya kalabilir.

Nasıl başa çıkılır?

Çiftlere bazen hayatı zehir eden, ayrılmalarına bile yol açan kıskançlık duygusuyla başa çıkmak aslında hiç de kolay sayılmaz. Uzun zaman ve emek isteyen bir mücadele gerektirebilir. Eğer, kıskançlığınızın çocukluğunuzda yaşadıklarınızdan kaynaklandığını düşünüyorsanız, bir psikolağa başvurmanızda yarar var.

Çocukluğunuzla ilgili bağlantı kuramıyorsanız o zaman şu noktaları gözden geçirmeniz yararlı olabilir.… Kıskançlığınızın gerçekçi olup olmadığını gözden geçirin. Onu neden kıskandığınızı kendinize sorun. Gerçekten ilişkinize yönelik bir tehdit söz konusu mu? Sizin tavırlarınız ilişkinizi kötüleşmesine neden mi?

Kendi kendinizi telkin edin. Kıskançlık belirtileri hissettiğinizde partnerinizin sizi sevdiğini, size bağlı olduğunu ve size saygı duyduğunu hatırlayın. Sevilmeye layık, hoş bir insan olduğunuzu ve ters giden bir şeylerin olmadığını söyleyin kendi kendinize.

Eşiniz size göz açtırmıyorsa…

Olaya farklı bir açıdan bakın. Kıskançlığın aşkın belirtisi olduğunu anımsayın. Hemen savunmaya geçmektense, onu anlamaya çalışın.

Kendi davranışlarınızı gözden geçirin. Belirli davranışlarınızın partnerinizin sizi kıskanmasına neden olduğunu biliyorsanız, bu davranışlarınızı değiştirmeyi deneyin.

Verdiğiniz sözleri tutun, yapamayacağınız sözler vermeyin.

Onun güvenini geliştirin. Ona, onu ne kadar sevdiğinizi söylemek için her fırsatı değerlendirin. Onu neden sevdiğinizi anlatın. İltifat edin, gelecek hayallerinizi paylaşın.

Bu konuyu konuşmayı deneyin. Yine sonuç alamıyorsanız birlikte bir uzman psikoloğa danışmanızda yarar vardır.

Kuşaklar Arası Çatışma ve Gençlik

Gençlerin eski kuşakla ilgili görüşleri de tarih boyunca değişmeden kalmıştır: Yetişkinler, gençlerin gözünde, hep geri kafalı ve tutucu kişilerdir. Gençleri anlamaya çalışmazlar…

Erişkinler, gençleri eskiden beri sorumsuz, saygısız, büyüklerin öğüdüne kulak vermeyen ve kendi doğrultusunda giden kişiler olarak tanımlamışlardır. “Günümüz gençleri öyle umursamaz ki ilerde ülke yönetimini ele alacaklarını düşündükçe umutsuzluğa kapılıyorum. Bizlere, büyüklere karşı saygılı olmayı öğretmişlerdi. Şimdi gençler kurallara boş veriyorlar çok duyarsızlar ve beklemesini bilmiyorlar.” Bu sözleri 8.yy’da yaşamış Hesiod adında bir düşünür söylemiştir.
Gençlerin eski kuşakla ilgili görüşleri de tarih boyunca değişmeden devam etmiştir. “Yetişkinler, gençlerin gözünde, hep geri kafalı ve tutucu kişilerdir. Gençleri anlamaya yanaşmazlar. Daha da ileri giderek eski kuşakları çıkarcı ve iki yüzlü olarak suçlarlar.
Yaşlılar, kendi aralarında “Nerede bizim gençliğimiz, nerede şimdiki gençlik” diye dertleşirler. Halbuki kendileri de gençliklerinde bir önceki kuşakla benzer çatışmalar yaşadıklarını unuturlar.
Fakat 20.yy’ın hızlı toplumsal değişmeleri kuşaklar arasındaki bu ayrılığı daha da belirgin hale getirmiştir. Yaygınlaşan eğitim ve kitle iletişim araçları yepyeni uyanış ve bilinçlenmeyi başlattı. Hepsinin sonucu olarak, erişkin kuşakla gençlik arasında aslında varolan ayrılık gittikçe büyüdü ve yeni boyutlara ulaştı.
Eski kuşaklar yeniliklere uymakta güçlük çekince geleneklere ve eski yaşam anlayışlarına sımsıkı tutundular. Çocuklarını kendilerinin bir uzantısı olarak kabul ettiklerinden, kendilerine ters gelen davranışları başkaldırı olarak kabul ettiler. Oysa yeniliklere uymakta güçlük çekmeyen gençler kolaylıkla uyum sağladılar. Ama bu gelişme döneminin gereği olarak, baş kaldırmaya ve bağımsız olmaya çabaladıkları için ise eskilerin tüm değerlerini hiçe saymaya başladılar. Haksızlığa katlanamayışları çabuk ve büyülü çözümler ardında koşmaları, eski kuşakla aralarını iyice açmalarına sebep oldu. Delikanlılık çağında genç sürekli arayış içindedir. “Ben Kimim? Neyim? Amacım Ne? Hangi yolu seçersem kimliğimi bulabilirim?” sorularını sürekli sorarak düşünür. Deneme ve arama yolları açık olduğu sürece çalışır, didinir. Engeller çoksa ya baş kaldırır, ya da boyun eğer. Sorumluluk almaz, girişim yapmaz ama toplumun içinde silik bir üye olmakta istemez. Kendini aşırı uçlardaki akımlara kaptırabilir. Gününü gün etmeyi ve umursamazlığı yaşam felsefesi olarak kabul eder.
GENÇLERLE BARIŞ İÇİNDE YAŞAMAK

Gençlerle olan çatışmaların sürüp gitmesi, gençlerle yetişkinler arasındaki uçurumun varlığı, sorun yaratmakla beraber gençleri anlayıp onlarla dayanışma içinde yaşamak gerekmektedir.
Eski kuşaklarla yeni kuşakların birbirinden kopmaması için tek yol vardır; o da iletişim kurmak ve iletişimi sürdürmek. Bu iletişim koptuğu zaman, günümüzde olduğu gibi çalkantı ve kargaşa sürer gider. İletişimi başlatmak zor olsa bile bunun sorumluluğu yetişkinlere düşer. Bu olmadan gençleri, gençlerin atılganlığını ve başkaldırmasını yumuşatıp olumlu yöne çevirmek oldukça zor olur. Örnek olarak ; oğlunun davranışlarını beğenmeyen baba, oğluyla oturup konuşmak yerine anneyi aracı kılar. “Kendine çeki düzen versin, yoksa karışmam” diye haber verir. Oysa bu tutum gençlerle babayı yaklaştırmaz tam tersine uzaklaştırır.
Her şeyden önce gençlik çağının fırtınalı ve çetin bir dönem olduğunun bilinmesi gerekmektedir. Gençliğin iniş ve çıkışları, bocalamaları karşısında soğuk kanlı olmak gerekir. Kendi kendisiyle de savaşan bir gence, en iyi yaklaşım anlayışlı ve tutarlı davranmaktır. Kendi gibi durmadan değişen, kararsız bir anne-baba gencin daha çok bocalamasına sebep olur.
Genellikle delikanlıya daha geniş bir davranış özgürlüğü vermek gerekmektedir. Gencin bıktırarak anne- babayı usandırarak alacağı hakları ona daha önceden sağlamak yerinde olur, gereksiz sürtüşmeyi önler. Buna karşılık gençten gelen her isteği kabullenmek diye bir kural yoktur. Her isteğe boyun eğmek de iyi bir yol değildir. Gençler hem daha çok bağımsız kalmak ister hem de daha fazla kontrol edilmek ister. Tatlı sert bir yaklaşım çoğu kez gence karşı olan davranışta etkili olmaktadır. Gence büyüdüğünü ve daha bağımsız olduğunu belirtecek olanaklar kaçırılmamalıdır. Yaşına uygun sorumluluk verilmeli, giyim kuşamını seçmesi ona bırakılmalıdır.
Tökezlemeleri ve yanılmaları karşısında alaycı tutum genci evden soğutur. Olumlu davranışları övülmeli ama göklere çıkarılmamalıdır. Başarısızlıklarında anlayışlı olunmalı ama oturup onunla birlikte sızlanılmamalıdır. Hemen suçlamaya da girişilmemelidir. Genel olarak dinlemek de yeterli olmaktadır. Başarısızlıkta kendi payı olduğunu görecek ve gözünde büyüttüğünü anlayacaktır.
Büyükler “Benim Gençliğimde” diye başlayan sözlerden kaçınmalıdır. Çoğu kez dinlemezler ama sorunca ya da bir şey danıştıklarında, mutlaka bir açıklama yapılmalıdır. Çünkü çocuklar gibi gençler de en çok kendi sorularının cevabını merak ederler. Gençlerle sadece sorunları olduğu zaman görüşmek yetmez, sık sık anne-baba ve büyükleri ile dertleşme imkanları olmalıdır.